Kütahyalı Şair, Hekim ve Hakîm Şeyhî, Maruf Çakır,Ramazan Doğanay,Yusuf Sansarkan, Editör, Emin Yayınları, Bursa, ss.89-110, 2025
Klasik Türk edebiyatının kurucu şairlerinden Şeyhî, İslâmî ilimlere dair müktesebatını Dîvân’ına yansıtmış; Kelâm, Akaid, Fıkıh ve Tefsir ilimlerinin konu ve kavramlarına şiirlerinde sıkça temas etmiştir. Şeyhî’nin, dinî ilimleri öğretme, ıstılahları açıklama veya muhatabı bilgilendirme saikiyle hareket etmediği açıktır. Bu durum, İslâmî kültürle şekillenen zihin dünyasının mısralara aksetmesinden ibarettir. Edebiyatımızda manzum ilmihâller, manzum menâsik-i haclar, manzum fıkıh ve akaid eserleri gibi tamamen dinî ilimleri öğretmek için yazılmış, sanat gayesi gütmeyen manzumeler de mevcuttur. Dîvânların böyle bir gayesi olmamakla birlikte Şeyhî örneğinde de görüldüğü üzere dinî ilimlerden beslenen bir tarafı vardır. Çalışmamız kapsamında taradığımız Şeyhî Dîvânı’nda Kelâm ve Fıkıh ilmiyle alakalı beyitlerin Akaid ve Tefsir ilmine göre sayıca fazla olduğu tespit edilmiştir. Kelâm ilmiyle bağlantılı beyitlerin, daha çok kaside nazım şekliyle yazılmış tevhid türündeki manzumelerin içinde yer aldığı görülmektedir. Bu beyitlerde Allah’ın varlığını ispat eden deliller ve ilâhî sıfatlar ele alınmıştır. Fıkıh ilminden istifade edilen beyitler ekseriyetle âşıkâne gazellerin içinde yer almış, ilâhî aşkla beraber âşığın sevgiliye olan teslimiyeti ve aşk yolunda göze alınan fedakârlıklar, ibadetlerle ilişkilendirilmiştir. Şairin sevgiliden uzak düşmeyi oruç ibadetiyle nimetlerden ayrı kalmaya benzetmesi buna örnektir. Kadere iman konusunun işlendiği akaid ilmine dair beyitler ve sevgilinin güzelliğini anlatırken tefsir ilmiyle irtibat kurulan beyitler, yine gazellerde karşımıza çıkmaktadır. Çalışmamız kapsamında tahlil edilen beyitler, temel kaynağı Kur’ân ve Sünnet olan klasik Türk edebiyatının muhtevasını besleyen unsurlar arasında dinî ilimlerin mühim bir yeri olduğunu göstermiştir. Bu durum, özelde Şeyhî’nin genelde ise klasik Türk şiirinin anlaşılması için İslâmî ilimlere dair bir altyapının gerekli olduğunu ortaya koymaktadır. Nihayet bu örnekler, klasik edebiyatımızda dinî-lâdinî şeklinde keskin bir ayrımın söz konusu olmadığının, hayata ve kültüre bütüncül yaklaşıldığının göstergesidir.