SANAT VE TASARIMDA RENK
UYGARLIK TARİHİNDE RENK, PROF. DR. ADNAN TEPECİK, Editör, Sistem Ofset Basım Yayım, Ankara, ss.121-155, 2021
- Yayın Türü: Kitapta Bölüm / Araştırma Kitabı
- Basım Tarihi: 2021
- Yayınevi: Sistem Ofset Basım Yayım
- Basıldığı Şehir: Ankara
- Sayfa Sayıları: ss.121-155
- Editörler: PROF. DR. ADNAN TEPECİK, Editör
- Atatürk Üniversitesi Adresli: Evet
Özet
GİRİŞ
Renk, sanat ve bilimin ekseninde var olmadan çok önce insan algısının, yaşam kaygısının ve tüm bu süreci anlamlandırma ihtiyacının temelinde her zaman var olmuştur. İnsan fizyolojisi, etrafındaki dünyayı ve nesnelerden yansıyan rengi algılayabilecek özelliklere sahiptir. Yaşadığı dünyayı keşfettikçe kendini de keşfeden insan, bu fizyolojik özellikleri ile sıradan algıladığı şeyleri özel ve öznel bir boyuta taşıyarak gelişmiştir. Çevresinde var olan dünyayı imkanları ölçüsünde kullanan insan kendini ve yaşadıklarını ifade etme aracı olarak rengi mağara duvarlarından günlük yaşamda her şeye, özellikle de tuvale ve sanat nesnelerine taşımıştır. Öyle ki renk artık günlük yaşantımızda sıradan bir eylem, kültürel olarak bir anlam, psikolojik olarak, ihtiyaç ve tüm bunlarla birlikte sanatın ve bilimin bir parçası haline gelmiştir. Dolayısıyla rengin bu ilerleyişi insanın gelişim evreleriyle paraleldir. Tüm bu etkileşimli işleyiş birbirini takip eden süreçleri kapsar. Diğer bir deyişle, insanın zihinsel gelişimi ve çevresini ihtiyaçları doğrultusunda biçimlendirme çabası zamanla toplumsal ve bireysel faydaya yönelirken sanat öznel anlatım alanına, renk öznel anlatım aracına dönüştürmüştür.
Rengin nesnel durumunu, doğasının ne olduğunu ve renge ilişkin tutarlı bir sistemin nasıl organize edilebileceğine dair sorgulamalar da bu sürecin ilk adımları olmuştur. Bu yöndeki teorik yaklaşım Aristoteles tarafından ortaya konmuştur. Renklerin su, hava, toprak ve ateş gibi temel öğeler olduğu görüşünü ortaya koyan ilk düşünür Aristoteles’tir. Platon’un da desteklediği bu görüş, Rönesans düşüncesi içinde yer bulmuş ve Leonardo da Vinci tarafından da sarı rengin toprağa, mavinin havaya, siyahın karanlığa, kırmızının ateşe ve yeşilin suya ait olduğu savunulmuştur. 17. Yüzyıla kadar hâkim olan bu görüş, Isaac Newton’un deneysel çalışmalarıyla değişmiş ve ikinci adım, rengin ışıkla olan ilişkisi algı ve görme mekanizmalarının nasıl işlediği ve bunun öznel boyutu üzerine olmuştur (Görsel 1). Bu deneysel çalışmalarla bilimsel bir zemin bulan yaklaşım, bilimin renkle olan ilişkisini değiştirdiği gibi sanatın ve sanatçının bilimle olan ilişkisini de etkilemiştir.Bilimin, deneysel sonuçlarının sanatın ulaşabileceğinden daha fazlasını sanata ve sanatçıya sunması rengin kullanım şeklini ve nedenlerini de etkilemiştir. Renk kimi dönem nesnenin gerçekliğini kimi dönem duyguları ve ışığı yansıtırken, kimi dönem hiçliği, kimi dönem de popüler olanı yansıtmıştır. Tüm bu sürecin sonunda klasik sanat ile modern sanat arasındaki sınırlar bir yandan keskin şekilde ayırılırken, aynı zamanda biraz bulanıklaşmıştır. Çünkü “Figüratif paradigmanın kırk bin yıl öncesinden günümüze kadar gelen en temel ilkesi, nesnelerin temsilleri ile arasındaki ortak paydanın oluşturulması” (Avital, 2017, s. 15) anlayışına dayalıydı. Bu temele dayalı temsil geleneğinin reddedilişi ve yerine bireysel anlatım ve resmin bir nesne olarak algılanışına dair gelişmeler, tasarım ve sanat arasındaki ayrımı muğlak bir noktaya taşımıştır. Bu anlamda çalışmada; sanatta rengin gelişimine ilişkin süreç ilk çağlardan, Romantizm, Empresyonizm, Expresyonizm, Fovizm, Soyut Sanat, Pop-Art ve Op Art başlıkları altında akımın öncü sanatçıları ve eserleri ile ele alınırken, tasarımda renk konusu Art Nouveau akımı ve Bauhaus ekseninde değerlendirilmiştir.